8 Aralık 2011 Perşembe

SİNEMA SANATTIR


Hollywood’un milliyetçilik kokan, her fırsatta ‘ biz mükemmeliz, en iyisiyiz’ mesajlarını gözümüze sokan, sinemanın sanatsal yanından çok, eğlence tarafıyla ilgilenen, birincisinin ardından seri halinde çekilerek kolaya kaçan filmlerinden ben çok sıkıldım. Sinema; yedinci sanat olarak doğdu ve hep öyle kalacaktır. Sinema sanat arasındaki aşkı hiçe sayarak, birbirinden ayrı şeylermiş gibi verilmeye çalışılmasına karşı eylem yapıyorum! Her sahnesiyle sanat kokan Avrupa sinemasının sesini açma vakti geldi. Benim gibi Hollywood sinemasından sıkılıp suyu çıkmış olanların imdadına yetişecek bir film tavsiye edeceğim. 2005 yılı İngiltere yapımı olan, fantastik ve oldukça keyifli bir yapıt Mirror Mask (Aynalı Maske). Senaryo ve yönetmenlik Dave Mckean’e ait. Film 15 yaşındaki Helena’nın hayal dünyasının içine bizi çekerken, aynı zamanda unuttuğumuz değerlerimizden bir kaçını da fark ettirmeden hatırlatıyor. Filmin müzikleri de kendisi gibi eğlenceli. Konusuna, merak edip izlemeniz için, girmek istemiyorum. Ama Aynalı Maske’de ki maskelere hayran olurken, filmin içinde ki mekânlara dalıp giderken, aman dikkat gölgeler sizi yutmasın! Bu arada söylemeden edemeyeceğim, filmdeki sahnelerin bazıları da, bana Salvador Dali’nin tablolarını anımsattı. Aynalı maske filmini, en azından çocukluğumuzdaki hayallerimizi yâd etmek için kesinlikle izlemenizi öneriyorum…
Yaşasın Avrupa Sineması!

SOĞUKLA DONAN İNADIM…


Havadaki yakıcı soğuk, bir bıçak gibi tenimi yarıp, iliklerime kadar işliyordu. Ayaklarımın uyuşmaya başladığını hissettim. Ama otobüsün gelmeye hiç niyeti yoktu. Tam bir saat on beş dakikadır beni sıcacık evime götürecek otobüsü bekliyorum. Acaba bir sonraki durağa kadar yürüsem mi? Böylece hem biraz hareket edip ısınmış olurum, hem de bu benden başka kimsenin olmadığı asık suratlı duraktan kurtulurum. İyide, tam ben yürümeye başladığımda, otobüs yanımdan bir Ferrari gibi, kasıla kasıla geçip giderse? Yok ya, bekleyim en iyisi. En kötü ihtimalle; şu geçerken kornaları ‘Gel seni evine bırakalım’ diye bağıran arabalardan birine biner, kendilerini çapkın ya da playboy diye adlandırıp ta, beyinleri, altındaki arabadan başka şeyi yürütmeye basmayan heriflerle yolculuk yaparım. Ne diyorum ben! Bu soğuk benim kafayı üşütmemi de sağladı sonunda. Eyvaaahhh!! Bu akşam benim dizi vardı. Tam da heyecanlı yerinde kalmıştı, yine kaçıracağım. Nerde kaldı bu son kullanma tarihi geçmiş otobüs? Şoföre başlık parası vereceğim bir daha ki sefere. Nedense bu trafik mağduru hep ben oluyorum. Uğursuzluk bu durakta kesin. Of ya yine bir araba yavaşlıyor. Bu akşam bütün çekiciliğim üzerimde herhalde..
‘‘ İyi akşamlar hanımefendi. Uzun zamandır bekliyorsunuz sanırım. Gideceğiniz yere bırakabilirim.’’
Ona neyse benim ne kadar beklediğimden. ‘‘ Teşekkür ederim. Eminim otobüs gelmek üzeredir.’’
‘‘ Ben bu kadar emin olmazdım. Trafiğe ve kara baksanıza. Buyurun lütfen.’’
 Haydaaa! Bu da radyoda yol bildiren adamlardan herhalde. Çattık.
‘‘ Hayır, siz yolunuza devam edin, ben olmadı bir taksiye atlar giderim. Siz boşuna endişelenmeyin.’’
‘‘ Soğukta iyice üşümüşsünüz. İnat etmeyin de hadi binin arabaya. Size insanlık yapıyorum sadece. Bunda yanlış anlayacak bir şey yok.’’
Aman da aman. Pekte merhametli çıktı arkadaş. İnsanlık namına şimdi bende açacağım ağzımı ama titremekten konuşamıyorum ki.
‘‘ Bugün; dünya Durakta Bekleyen Bayanları Kurtarma Günü falan mı? Ne kadar yardımsever varsa hepsi bugün rastladı nedense?’’
Dili de pabuç kadarmış. Ne inatçı kadın çıktı. Altı üstü gittiği yere kadar bırakacağım, tabi bu arada da üstün cazibemle onu etkileyebilirim.
 ‘‘ Hanımefendi, size kötü bir niyetim yok dedim. Bakın sonra benim kadar kibar olmayan biri, sizi zorla arabaya atarsa, benden günah gitti.’’
Ukala! Ama adamın gülümsemesi de çok tatlı yahu. Aslında güvenilir bir imajı var. Yine de arabasına binersem, hiç güven vermeyen bir davranış yapmış olurum.
‘‘O zaman siz şimdiden polisi arayıp benim eşkalimi verin. Ancak bulurlar beni.’’
Yerim senin havanı esmer bomba. Canın isterse, ne yapalım. Soğukta bekle de aklın başına gelsin.
‘‘ Tamam, pes ediyorum. Siz bilirsiniz. İnşallah otobüs, dediğiniz gibi, gelmek üzeredir.’’
Eyvah adam gidiyor! Lanet olsun, güven vermek kimin umurunda! Daha fazla burada beklersem heykel olacağım.
‘‘Bekleyin lütfen! Tamam geliyorum.’’





MEKTUP 2


Ben geldim tuzum. İşte yine sana yazıyorum. Bir kez daha seni ne kadar özlediğimi kendime anlatırken, nakış gibi işliyorum ruhuma bir bir, adının her harfini. Senin yerine düşündüm ben her şeyi; sen sıkılma, üzülme diye. Her şey hazırda bir sen yoksun bu kalabalık acılarımda. Korkuyorum gözümün nuru… Hayalinle bile mutlu olabiliyorken, şimdi hayalini kaybettim. Peki ya varlığında yetmezse mutluluğumuza?
 Kendi ürettiğim sahte renklerde kayboldu senin mavin. Daha başlamadan mahvettim. Yenildim! Ben yokluğuna yenildim! Artık kim gelirse gelsin ben olmayacağım. Çünkü beni ben yapan sensin.
Bir şarkı var; deli mavi. Aynı sen gibi… Senin rengin ya o deli mavi dedikleri…
Kalbim bitkisel hayatta tuzum! Bir ses ver, kokunu estir; seni unutmaktan korkar oldu kırılıp dökülmekten küçücük kalan kalbim. Bir çamaşır telinde unutulup asılı kalmış bir beyaz mendil gibiyim. Unutulmaktan kirlendim; rüzgârda savrulurken, bir yere gidememekten yoruldum. En kötüsü de ne biliyor musun? Beni nefretle savuran o rüzgâr artık kokunu da getirmez oldu. Bu kadar yazmaya ne gerek var diyorum bazen. Anlatmak istediğim sadece iki kelime; ÇOK YANLIZIM…

MEKTUP

Mavinin en mavisini içine sindirmişti gözleri. Hiçte onun kişiliğiyle bağlantısı olmayan bir role bürünmüştü. İnsanları ciddiye almasını, hayatın her canlısının kendisiyle bağlantı kurmasını hayretle izledim hep. Onu gördüğüm andan itibaren, benimde rolün değişip, bambaşka bir kişiliğe bürünmesini çok sevdim. Aslında benliğimin derinliklerindeki bir sisli sokakta, tenha bir köşede kalmış, gerçekte varlığını inkâr edemeyeceğim, her an patlamaya hazır beni bulmuştu, hem de hiç farkında bile olmadan yapıvermişti. Onun dünyaya meydan okuyuşunu, karanlık hayallerin izlendiği bir yerde seyrettim. Tanımıyordu hiç, duymuyordu, duyamıyordu beni. Gün gelir bana ulaşmak ister, benimle birlikte uçmak ister, kendisine yabancı olmayan o sonsuz mavilikte, gün gelir de beni koklar uzaklardan, benim onu kokladığım gibi, diyerek; her günümü acımasızca onunla doldurdum.  Acımadım hiç, onun beni sevmeme ihtimaline. Acımadım zamana, gecelere, güneşe, yıllarıma! Her yıl onsuz, onun doğum gününü kutladım tek başıma. Bütün bencilliğimle, onun yerine dilek tutup, beni diledim! Dualarımı süsledi, Yaratan’a her haykırışımda gizemli harflerle sıralanmış ismi. O kadar dolup taşırdım ki hayatımı onsuz yaşadığıma öfkelenip de, ona yer kalmadı. Uykuya dalmasın istedim, onunla beslediğim umutlarım. Öyle çok kendimi düşündüm ki, bu saçmalıkla dolu yaşamımda, onun eşsiz varlığını nereye sığdıracağımı unuttum! Sıkışacaktı gözlerimde, damlayamayacaktı, takılacaktı kirpiklerime. Acı çekecekti, her tarafı keskin bıçak kalbimde. Bembeyaz teni kana bulanacaktı, leş kokacaktı elleri, saçları. Farkına vardım ya sonunda bunların, artık haber verdiği varlığına uzak denizlerden selam ediyorum. Affet beni diyorum, affet seni az daha kirletecektim. Sonsuz kara katran bataklığıma çekecektim neredeyse, bağışla! Sakın tutma ellerimi, bırakamazsın, kolay değildir kurtulmak. Işığını kaybetmemiş yalancı gözlerime bakarsan, anlamasın hiç nasıl kaybolduğunu, karmaşık hayatımın vurgun yemiş gençliğinde. Korkuyorum seni kırmaktan, yaralamaktan anla! Ben seni kurtaracakken, bir avare oldum, yap-boz insanların hayatında. Rolümü iyi çalışmamışım, üzgünüm. Yanlış hayatı oynadım ben…