korkularımla birlikte içime işleyen başka duygularım var. beni ayakta tutan, ruhumu besleyen, anlam veremediğim, tutunamadığım ama güçlendiğim. bu duygularla birlikte kök saldım hayatlara. bilinmesini istediğim ama sır gibi sakladığım, kocaman bir dünya var içimde dışardakinden çok farklı. yarım kalmış hikayelerim var ve o hikayelerdeki hiç tanımadığım kahramanlar.yaşayabilmiş olmayı isteyen kahramanlarıma inat; sadece yazılmış olmayı diliyorum. kimsenin unutamayacağı kadar yazılan...
8 Aralık 2011 Perşembe
KAYBOLUŞ
Bir gün aniden başlayan bedensel çöküşlerim bitmek bilmedi. Kurtulamıyorum
hiç, kaçtıkça peşimde bir sinsi gölge gibi beni takip ediyor. Gecelerce, güneşi görene kadar uykusuz ve ıslak geçirdiğim duygusal depremlerimde, sadece O vardı benim için en sadık sığınak. Ben her O’na sırtımı dönüp gidişlerimde ve sonra bir kırık hikayeyle geri dönüşlerimde bütün şefkatiyle beni kucaklayan teselli eden bir tek O…
Yanlışlarımın bedelini şimdi ödeme zamanıydı sanırım. Tek düşünebildiğim şey buydu, başımdaki kara bulutla ilgili. Arkamda bıraktıklarımın intikam alma vaktiydi diyordum. Yine de yetmedi kendimi kandırmaya. Böyle bir ceza ne için olabilirdi hiç anlam veremedim. İki kapı ötedeki parlak odadan yükselen dualara inat, hep orada öylece yok olup gitmeyi diledim O’ndan. Ben kirli olan taraftım o odadaki ise temiz olan taraftı. Benim dualarım kabul olacak değildi ya! Ölüme yatıp ta hayata uyanışıma döküldü sessiz sedasız akıp giden gözyaşlarım. Beklenen gelmedi hiç ve ben gidemeyişime mi yoksa gelmeyişine mi yandım tekrar bilemiyorum. İçimi parçalayıp bedenimin her hücresinden akarak buharlaşan tövbelerim, yağmur gibi üstüne yağdı, beni özgürlük altında zincire vuran görünmez ellerin kirli kalplerine. İşe yaramadı O’na yalvarışlar yine de. Ölümlere bile bu kadar yas tutmadım, değersiz duygularla uyanışıma yas tuttuğum kadar. Sırtımda taşıdığım acılarıma kader dediler, acıları bana hediye edenler. Dinsel, tinsel, düşünsel ve hatta duygusal hallerimle ben tekrar gecelere sahip çıktım. Ama eskisi gibi değildi geceler de. Yastığımda benden kalan ıslaklık kurumuş, duvarlar da kanlı rutubet lekeleriyle geçmişim asılmıştı. Unutmama izin vermeyeceklerdi hiç korkularımı anladım. Tek bir şey vardı benimle birlikte kalan. Mavi!.. Belki maviye olan tutkumdu beni ayakta tutmayı başaran, belki de bir işaretti gücümü sınayan. Yenildiğimi düşündüm sürekli ama sonra bir gün yapayalnız olduğumu anladım. Yenilmemiştim aksine zafer benimdi. Çünkü onca zafere ödül bir tek yalnızlık olabilir. Bir tek kazananlar yalnız kalır öğrendim. Sevinemedim… Mutlu olmalı mıydım? Ya da huzurlu uykulara dalıp rüyalarıma teslim olabilir miydim ki? Bana öğrettiği en önemli ders şimdiydi işte. Kazanmak kaybetmekmiş aslında! Gidecek yerim kalmadı artık. Nereye gitsem yollar hep aynı yere çıkıyor. Çırpınmalarım beni daha derinlere çekip, kimsesizliğimde hesaba çekiyor. Uykum geliyor… Bu sefer belki derin olur uykularım da kimse uyandıramaz. Prangalarımı görmezden gelip güneşe uzanmalarıma gülmeyip, beni şefkatiyle saran bir kalp aranıyor acilen. Ameliyat masasında kalan temiz bir kalp var içindeki güzel duygularda yanında hediyesi. Gelene hayatımı promosyon olarak sunuyorum. Düşünmek istemiyorum hiç kimseyi hiç bir şeyi artık. Eninde sonunda daracık bir kutuya hapsolduktan sonra ne anlamı var ki kendini unutup savaş kıyafetlerini giymenin? Bir fincan sıcak çayın tadını bile alamadıktan sonra nereye kadar gider kendini bencilce bir şey sanmalarımız? Kim tarif edebilir bana yıldızlara giden yolu? Söyleyin hadi; kim karşılıksız sevdi?...
Yanlışlarımın bedelini şimdi ödeme zamanıydı sanırım. Tek düşünebildiğim şey buydu, başımdaki kara bulutla ilgili. Arkamda bıraktıklarımın intikam alma vaktiydi diyordum. Yine de yetmedi kendimi kandırmaya. Böyle bir ceza ne için olabilirdi hiç anlam veremedim. İki kapı ötedeki parlak odadan yükselen dualara inat, hep orada öylece yok olup gitmeyi diledim O’ndan. Ben kirli olan taraftım o odadaki ise temiz olan taraftı. Benim dualarım kabul olacak değildi ya! Ölüme yatıp ta hayata uyanışıma döküldü sessiz sedasız akıp giden gözyaşlarım. Beklenen gelmedi hiç ve ben gidemeyişime mi yoksa gelmeyişine mi yandım tekrar bilemiyorum. İçimi parçalayıp bedenimin her hücresinden akarak buharlaşan tövbelerim, yağmur gibi üstüne yağdı, beni özgürlük altında zincire vuran görünmez ellerin kirli kalplerine. İşe yaramadı O’na yalvarışlar yine de. Ölümlere bile bu kadar yas tutmadım, değersiz duygularla uyanışıma yas tuttuğum kadar. Sırtımda taşıdığım acılarıma kader dediler, acıları bana hediye edenler. Dinsel, tinsel, düşünsel ve hatta duygusal hallerimle ben tekrar gecelere sahip çıktım. Ama eskisi gibi değildi geceler de. Yastığımda benden kalan ıslaklık kurumuş, duvarlar da kanlı rutubet lekeleriyle geçmişim asılmıştı. Unutmama izin vermeyeceklerdi hiç korkularımı anladım. Tek bir şey vardı benimle birlikte kalan. Mavi!.. Belki maviye olan tutkumdu beni ayakta tutmayı başaran, belki de bir işaretti gücümü sınayan. Yenildiğimi düşündüm sürekli ama sonra bir gün yapayalnız olduğumu anladım. Yenilmemiştim aksine zafer benimdi. Çünkü onca zafere ödül bir tek yalnızlık olabilir. Bir tek kazananlar yalnız kalır öğrendim. Sevinemedim… Mutlu olmalı mıydım? Ya da huzurlu uykulara dalıp rüyalarıma teslim olabilir miydim ki? Bana öğrettiği en önemli ders şimdiydi işte. Kazanmak kaybetmekmiş aslında! Gidecek yerim kalmadı artık. Nereye gitsem yollar hep aynı yere çıkıyor. Çırpınmalarım beni daha derinlere çekip, kimsesizliğimde hesaba çekiyor. Uykum geliyor… Bu sefer belki derin olur uykularım da kimse uyandıramaz. Prangalarımı görmezden gelip güneşe uzanmalarıma gülmeyip, beni şefkatiyle saran bir kalp aranıyor acilen. Ameliyat masasında kalan temiz bir kalp var içindeki güzel duygularda yanında hediyesi. Gelene hayatımı promosyon olarak sunuyorum. Düşünmek istemiyorum hiç kimseyi hiç bir şeyi artık. Eninde sonunda daracık bir kutuya hapsolduktan sonra ne anlamı var ki kendini unutup savaş kıyafetlerini giymenin? Bir fincan sıcak çayın tadını bile alamadıktan sonra nereye kadar gider kendini bencilce bir şey sanmalarımız? Kim tarif edebilir bana yıldızlara giden yolu? Söyleyin hadi; kim karşılıksız sevdi?...
KURAK GELDİ AŞKIN
Sen öptüğünden beri dudaklarım susuzluktan çatlamış topraklar gibi. Tenim dokunuşlarından yanıyor ama bu yangınlar senin bildiğin yangınlar değil sevgilim. Annemin çocukken yaramazlık yapınca dilime sürdüğü acı biberin çocukluk hayallerimi yakışı gibi. Sende son kalan umutlarımı yakıp, küllerini bavula dolduruyorsun. Yoksa gidiyor musun? Adın gibi sahte mi sevmelerinde senin? Üzerimize doğacak olan güneşe ayıp olmaz mı şimdi bu kaçışların? Ben mavi severim dedim; sen, ben maviden geldim deyip beni kandırıverdin. Oysa ne saf olduğumu unutmuşum, yine sonradan geldi aklıma; maviden gelen mavi olmaz ki, mavi mavi bakamaz ki! Al git ne istersen çünkü bende kalanlar tam da senin aradıkların olsa gerek. Isıtmadı hiç bedenimi sözcüklerin. Kalbinin ateşi vurmadı kalbime. Dinledim! Beni bile bilmiyor daha açgözlü yüreğin. Ben aşktan korkmam, yenilmedim hiç bugüne kadar ona. Kalbim ağrıyor ağır geliyor sadece, inanmak isteyip de inanmadığımı kendime her ispat edişimde. Bana buz gibisin dedin ama hiç ısıtmak istemedin ellerimi. Sözlerin sessizliğimde hapsolup yastığımdaki gözyağmurlarımı salıveriyor. Sen ezdin beni aşkım! Benli anlarını kaybettiğin sarhoşluğunda boğdun sana dair hislerimin her birini. Senide alıp götürsün rüzgarlar benden uzak dünyalara. Lanetler yağdır istersen; benli hayallerinin son sahnesinin son perdesiydi bu. Bende artık kendimi bir sinsi dalgaya atıp, senin karanlık çukurlarda alabora olmanı izleyeceğim. Bazı gecelerde içinde olmayı deliler gibi istediğin süslü bedenlere benim adımı söyleyeceksin ama sen benim içimde koca bir karanlık odasın kilit vurduğum. Ve ben belki adını bile kullanmayacağım sırf cümlelerim kirlenmesin diye. Kandım işte deyip yas tutacağım kim bilir bir sonbaharda belki de…
Kaçışlarım bir türlü işe yaramıyor ve her defasında senin hayatının tam ortasına atıyor beni. Bir sarhoş edasında, adımları karışarak ilerleyen korkularım, nedense inatla bırakmıyor peşimi. Can damarımı kesip at istersen en baştan da, kolay olsun gidip dönmeyişin. Dua edemez oldu yalanlarla boğuşan dilim. Açamıyorum ellerimi maviye, gidemiyorum saksıdaki çiçeği bırakıp. Çiçek bahane anla işte! Sen fark edersin belki diye, sessizce yanına kıvrılıp uyurmuş gibi yapmalarım. Sen bana huzur ol; senli zamanlarım hep mutlu olsun gecelerle savaşsın istiyorum. Oysa sen ellerimi bile tutmaya üşenirken sevgilim… Kalbim taş oldu da ondan mı, yoksa çok mu yumuşadı pamuk yumağı misali anlamadım ki; kırılmıyorum ben, senin beni görmezden gelişlerine. Özlemlerimi arka odaya kapattım korkmana gerek yok inan. Kapkara bulutlar dolaşsa da üzerimizde sadece yağmur habercisi bunlar. Bizi şımartıp kucağına alacak kocaman bir mavilik. Ellerimi tutsan da bulaşmaz avuçlarımdaki kan sana merak etme. Adının içine saklı olan duyguların nedir bilmem de, beni oralarda bırakıp gitme. Gitmek istiyorsan git ama beni bende bırak sadece. Korkmuyorum diyorum hep kimse sormasa bile seni. Fark etmedin mi daha Azrail gelmiş gibi ürküyorum senli anlarımdan. Ayrı ayrı sen ve ben olmuşuz bunca zaman. Bundan sonra biz olabilir miyiz ki? Giderek daha nihilist yapıyor beni, bizi düşünmek. Sahi biz var mıydı sevgilim?.. Ütopyalar içinde boğuşan ruhum gerçeklerle vurgun yedi. Herkes gözüme senin karanlığını sokarken, hiç düşünmediler; karanlık kör eder her şeyiyle teslim olmuş kimsesizleri. Çok yorgunum lütfen sende beni yorma. İlk sen uzat elini, tutup çek işte düşmeye hazır ruhumu. Giderek dayanılmaz oluyor bu uyku hallerim. Daha zor geliyor gözlerimi açık tutmak her nefes alışımda. Ama uyursam biliyorum son uykum olacak. Uyanamayacağım hiç altın rengi tan vakitlerinde. İzin verme sakın! Saçlarımda gezinen dudaklarını çekme hiç, bırak öyle kalsın. Sen gelmeden önce sokaktan geçen eskiciye verdim kalbimi, nerden bilirdim ki senin geleceğini. Çok kırılmıştı sevgilim, işe yaramaz diye değer bile vermediler. Kalpsiz yaşanır mı hiç demişlerdi fakat yaşanıyor işte. Ha bir eksik ha bir fazla. Beni kandıran sevdalara artık kalbim değil ciğerim yanıyor. Yakında bitecek her şey biliyorum boşuna seni çağırmalarım ya da seni tutup da kurtulmak istemelerim. Bendeki son bakiye sensin. Ve yine gitmek için seni feda etmem gerekecek. Ben giderken kimse arkamdan gelmek istemedi biliyor musun? O yüzden yollarım hep uzadı, sevdalarım her defasında korku taşlarına takılıp tökezledi. Ben giderken hiç olmazsa arkamdan el sallar mısın peki? Dönüp bakmasam dahi, gözlerinden kaybolup gidene kadar ardımdan bakar mısın? Azıcık sevgi gösterisi bile yeter inan ki seni yazmak için. Doğru diyorsun sevgilim; yazıyorum ya seni! Sen çoktan vermişsin bana verebileceklerini bir çırpıda. Sen bana bakma işte korkudan ne yazdığımı biliyor muyum ki ben? Yine de izin verme seni özlememe sakın. Çünkü o zaman sende gidemezsin bırakıp da bu son sözlerimi. Sen korkarsın ya yükseklerden, ben kanatlarımı açıp uçmak isterken kızıp da onları kesersen ne olacak sevgilim? Avuçlarım sana kanayacak hiç durmadan gecelerce. Acılarım sana teslim kendi yağmurlarımda boğulacağım seni yatağıma her alışımda. Tamam yeter artık! Git istersen benden. Yazdıkça seni daha çok alıyorum hayatıma. Bir hayat ama çok olgunlaşıp da dalından düşerek ezilen meyve gibi, unutulmaya bırakılan tek başına kocaman bir hayat. Ve sen o hayatın içinde sıradan bir yolcusun sadece…
SANA DAİR
Yıldızlarım bir bir kayıp, gecelerim koyu karanlık olmasın diye seni almak istedim yastığımdaki bir kafa boşluğu çöküntüye. Sen geldin de orayı doldurmayı başardın mı bilinmez de, tuzsuz aşımın tuzu olup çıkıverdin. Sana tuzum dedim sonra fark ettim; tuz her şeymiş aslında insan için. Sana sarılmalarımda akan terimde sen varmışsın, sana dökülen gözyağmurlarımda yine sen... Beni bu kadar sen yapmak nasıl zarar vermiş bize fark edememişim hiç. Gitmem gerektiğinde sana bu kadar zor veda ediyor olmamın nedeni de bu. Uzaktaki sevgilerden kopamazsın ama yine de kavuşamazsın demiştim ya sana; uzak kalacağım bize ve senli sevgilerime. İkimizden oluşturduğumuz zinciri koparıp, başkalarından yeni bir zincir yaparak birbirimizi unutuyor olmamıza ağlayacağım siyah beyaz gülüşlerin olduğu eski bir evin duvarlarına bakarak.
Vedaları hiç sevmiyorum işte! Kimseye veda etmeden sessiz gidişlerime hapsettiğim anılarımı alarak, karanlık gecelere bıraktım kendimi. Özlem diyorlarmış ardımdan hiç yorulmadan beni takip eden huysuz duyguya. Bu okuduklarınsa, korkularımı itiraf ederek kurtulmak istememden kaynaklanıyor. Yazarken fark ettim korkularım yokmuş; tuzlu ve tuzsuz hayatımın tarifiymiş sadece bu karmaşık sözcükler…
Seni görmek görmemekten daha kötüymüş onu anladım. Sen geçen akşam gözlerime bakarken ve benim seni seven bedenimin her noktasını ezberlerken; bende senin beni nasıl sevmediğini anladım. Hani ben o taksiye binip giderken de sadece hisseden bir kör gibi gördüm, sevemezsin sen kendinden başkasını. Belki de kendini bile sevmeyi beceremezken…
Arkamdan bakıyor olmanı ümit ederek dönüp baktım ama sen çoktan bensiz hayatına geri dönmüştün. İçim acıdı ya anlatamadım sana, anlatamazdım ki. Zaten her seni beklediğim yollardan sensiz dönüp yine sana varışlarımda fark etmedin, beni nasıl karanlık bir sevdaya ittiğini. Sen kendini cezalandırıyordun da sevgili, bana yaptığına ne demeli? Beni acıyla zincirleyip gecelere hapsettiğin doğru mu? Doğru mu beni sevmediğin?!!! Ben arkandan baktım da sen gitmiştin desen ya hadi! Sarılıversen ya üşüyen ama sıcacık kalbime…
Ben bana verilen iyi ve güzel ne varsa, yalnızlığımla ödüyorum bedelini anladım. Hani her şeyin bir bedeli varmış, hani her şey karşılıklıymış ya; karşılıksız sevgimi de al git o zaman bana harcadığın bakışların için. Acıyıp da geri dönme sakın bulamazsın; her daim bir hiç uğruna harcamam sevgilerimi. Sen belki bir gün anlarsın neler kaybettin ya da kaybettiğin kadar nasıl kazanamadın; ben yanıma aldığım bir şişe kırmızı şarap ve yanında meze niyetine hazırladığım bedensel kayboluşlarımla kim bilir kimde kaybetmeye çalışacağım bende saklı seni ve kim bilir kimin kollarında soğutacağım sıcaklığını. Onları da alıp gitsen ne vardı sanki? O zaman bu kadar koymazdı ellerimi bir tutup bir bırakman. Yine de kirletmeyeceğim, seni nasıl sevdiysem öyle bırakacağım hoyrat bir rüzgara doğru hafifçe üfleyerek anılarımı. Sonra ben nereye nasıl ve NEDEN giderim bilmiyorum ki. Sen kaçıyorsun, beni de kaçtığın yönün tam tersine kaçırıyorsun. Haksızlık bu! Ben herkesten çok sevmiştim seni! Bana anlamsızca anlam yüklemeye çalışmalarında, işte bundandı. Ben sen istemeden, sen sevmeden nasıl severdim ki seni? Ne hakkım vardı? Korktun mu sevgili? Hesap vermeden, ‘’ beni sev!’’ demeden sana ilan etmeden seni sevmelerimden korktun mu? Hakkımı isterim derse ne olacak diye mi düşündün? Doğru ya seni sevmeye hakkım da yoktu ki benim. Tamam ben artık pes ediyorum yenildim. Senin içinde yarattığın bensiz dünyada kayboldu sevgim. Hükümsüz sende kimliğim…
Bugün kendime ayırdığım zamanı da seni düşünmekle harcayıp bitirdim. Bu aynı senin beni benden habersiz kalbinden çıkarman gibi oldu. Senden habersiz senle geçiriverdim bugünü işte. Ellerim çok üşüyor yine biliyor musun? Kimsenin dokunmasına izin vermiyorum yanaklarıma. Stabilize olan ya da olmaya çalışan kişiliklerin arasında varlığımı ispatlamaya çalışıyorum. Bilinçsizce kendini buluş ve sonra kendinden vazgeçiş dönemlerimi atlatıp, tamamiyle kendime adandım kendimce. Hoşçakalsız çekip gittim kim varsa hayatına misafir olduğum. Yinede bir an gelsin beni hatırlasınlar diye, bana dair anılar bıraktım her birine. Bu da nasıl bir ajitasyonsa? Bunlar sana yazdığım son cümleler keyfini çıkar derim. Benden sana kalan son dekorlar olsun ömrünün avare yıllarında. Tabi senin içinde, daha öncekilerde de olmadığı gibi, bedduam yok. Ben seni de küçük bir kız çocuğuyken oynadığım evcilik oyunu gibi, geçmişime yolcu edip, el sallamanı beklemeden rüzgara karıştım. Bana fütürist demiştin ya hani; o gelecek seninleydi artık sadece şimdici olabiliyorum. Kelimelerimin bundan sonrası belki bir başka adama, belki de sadece laf olsun diye. Başlık koymadan yaşayıp, isimsiz anılar edineceğim kendime…
Üşüyorum… Kendimi bildim bileli içimde bir titreme var hiç durduramadığım. Artık titremek ve üşümek istemiyorum ama bundan nasıl kurtulacağımı bir türlü bulamıyorum. İçimdeki özlem büyüdükçe daha çok üşüyorum. Neyin hasreti nereye kadar? Nasıl oluyor da bu kadar beni hapsediyor? Yazgılarıma, yazılarıma, boyadığım bütün tuallere ve her aldığım nefese seni hapsettim. Acım mısın yoksa acılarımdan kurtaran sen misin anlayamıyorum hiç. Nisan yağmurları gibi sevindiriyor, arada bir görünüpte kayboluşun. Gel demek geliyor dilimin ucuna ama yutuveriyorum korkumdan. Boğazımda takılıp bir yumruk gibi sıkıştı kaldı gel demelerim. Ağlayıpta akıtmak istiyorum biriktirdiğim, elim boş, kalbim dolu geri dönüşlerimi. Başka bir yol varsa sen söyle diyeceğim ama sen benimle hiç konuşmuyorsun ki. Bir şarkı var: her yağmur yağdığında gözlerin hep aklımda… İşte öyle… Boğazımda hıçkırık olup düğüm düğüm kalbimi sıkıştıran seni çağırmalarım ve gözlerimde yağmur olan sevgim beni gördüğünde sana anlatır mı bilmem bendeki seni. Eğer beni duymadığın gibi göremezsen işte o zaman ben… Nasıl anlatır kelimelerim bilmiyorum. Toprakta suyun yokluğu gibi, damarımda kanın bir derin kesikte akışı gibi, annesiz doğan bebek gibi, kabuslarında bağırmak isteyip de sesinin çıkmayışı gibi, gurbete gidenin arkasından el sallamak gibi, yarın öleceğini bilerek yaşamak gibi... Sıcak bir yaz akşamında kulağıma fısıldayan serin bir rüzgar anısın; unutamadığımsın. Her doğum günün benim sana özlem mumlarımı üfleyip, seni dilediğim saatlerle geçerken, kendi ellerimi bırakıp ruhumu uçuruma atışımı kelimelere döküp sana bir türlü yollayamadığım mektuplarla dolup taşan defterlerimi saklıyorum içime. Önceden ağlayarak rahatlarken, son zamanlarda ağlamamak için kahkaha attığımı fark ettim. Hıçkıra hıçkıra avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamak istiyorum sana. Sen sarılsan, omzumda elini hissetsem, sensiz zamanlarımda çektiğim acılarımı içimden söküp atsan ne güzel olur. Çığlıklarıma susuşuma büyük öfkeler var bir türlü bitmiyor bitiremiyorum, ciğerim yanıyor! Sen olmadığını bilerek tuttuğum her el, beni uçuruma çekiyor. Üşüyorum…
Kalbimdeki kırıklar ruhuma batarken, bir acı karanlıkta susuyorum. Boğazımda birikip de, ben sen(!) dedikçe beni boğan ağlamaklı hallerimle baş başa kaldım çaresiz çareler ararken kayboluşlarıma. Bir telefon sesi, bir adıma sesleniş ürkütüyor her defasında; yine beni benden alacaklar sanıyorum. Yanlış kararlar arifesine çeyrek var; yüreğim öyle ürkek sinmiş bir dilenci köşesinde, payına düşen yalan aşkları yaşıyor. Ellerimi uzatıyorum, ya boş kalıyor ya da avuçlarım kanıyor taşıyamıyorum yalnızlığı. Susmak istemiyorum hiç ama dilimdeki mührü kaldıramıyorum bir türlü. Dokunmak istiyorum cilveli bir rüzgar gibi, ellerimde bir görünmez kelepçe var uzanamıyorum bile. Bitmeyecek adım gibi biliyorum!! Acıyla başlayınca bu yalan dünyaya, acıyla veda ediyorsun biliyorum. Hiç susmadan ağlasam kararan kalbim yıkanır mı ki? Gözyağmurlarım bana geri getirir mi bütün güzelliklerimi? Saflığımı alıp gidenlerden intikam alabilir mi ki yaralarım? Üşüyorum…
Hiç sormasınlar bana artık nerdesin diye. Nerden geldiğimi bilmediğim gibi nerde olduğumu da öğrenemedim gitti. Sesim titriyor öfkemi çıkarıp atmak isterken. Allah’ım söyle onlara geri versinler hayallerimi! Dualarım eksik, uykularım rüyasız kaldı ve ben bir mevsimsiz göç etmiş kuş misali kayıp bedenlerde… Beni bu çirkin dünyaya hapsedişin niye? Kirlendi zaten hayaller, umutlar tükendi belki mutluluğa 1 adım kala. Üşüyorum…
İÇ HESAPLARIMIN TOPLAMI
Bir kez daha dedim. Sadece bir kez daha… Bu sadece vicdanımı susturmak içindi tabiî ki. O kadar emindim ki; ne ilk olacaktı ne de son. Kalbim durana kadar, hep son bir kez diyerek, ömrümü karanlık bir gece gibi belirsiz geçirecektim; ama yıldızlarla birlikte…
Derin bir düşünce kuyusundaydı aklım. Ellerim yazmaya çalışıyordu içimde saklı kalanları, söylemek isteyip de söyleyemediklerimi, kin dolu fotoğraf albümümü, içine kapalı kalmış sevgilerimi, yastığımda terk ettiğim bol acılı gözyağmurlarımı… Neden diye sormalarımı tam terk etmeye karar vermişken, şimdi nerden çıktı ki mavilerimde kalmış bu ıssız gürültüler? Özlemlerimi kusma zamanı mı gelmişti yani? Peki bundan nasibini almayan kim kalacaktı; kim kurtaracaktı beni? Hepsi birden umutlarıma doğru geçmişimle saldıracak, hırsla biriktirdikleri ne kadar sahip olamadıkları varsa, silahlarına tek tek onları doldurup, ayaklarıma ateş edeceklerdi. Evet ayaklarıma! Sırf ben de onlar gibi çabuk yıkılıp, kalbimi cehennemin kokuşmuş duygularıyla besleyeyim, onlara benzeyeyim diye. Ah Allah’ım! Beni insan bile olamamış bedenlerin kötü ruhlarıyla baş başa bırakıp gidecek misin yoksa? Yoksa yenilmeme izin mi vereceksin karşı tarafı bile olmayan bu korkunç savaşta? Kanatlarımı kaybetmek üzereyim. En sevdiğim yolculuklarımda maviye varışlarımı bana çok görenlere zafer naralarını hediye etmek için mi bu sessiz sedasız hazırlıklar? Çok yorgunum, hem de çok… Adını koyamadığım karmakarışık duygular fırtınasının tam ortasında kaldım. Esaretim kendi hatalarımdan mı yoksa bana o hataları yaptıranlardan mı anlayamıyorum ama her şeye rağmen bedelleri ödemeye devam ederek yaşamak ne garip. Ya da bu kadar acıya rağmen hala yaşamayı deli gibi arzu eden, bunun için her türlü yola başvurmaya hazır insanoğlunu anlamak çok zor. Cevapları olan, fakat sorularını bulamadığım cümleler dolaşıyor kendimi kendime hapsettiğimde. Öyle bir argos; içimi kanatıyor ama kimse görmüyor. Karar vermelerin eşiğinde, bir masum çocuk yüzü görüp de içi cızlayan anne gibi, veda etmek zorunda kaldıklarıma yas tutuyor günlerim. İşte sırf bu yüzdendir ki o veda anları bir türlü gelip çatmıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
